Kasım24 , 2022

“Tuhaflık duygusu resimlerimi yaparken ana motivasyonum”

İlgili Yazılar

Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’sında minyatüre dair betimlemeler

Bu çalışma, 2006 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk’un...

Küratörlük: Çok katmanlı bir evrenin ardında

Müzecilik kavramı ile birlikte ortaya çıkmış olan küratörlük, zaman...

Heykelleri dünyaya “Umut” dağıtıyor…

25 yıldır sanatsal üretimini sürdüren ve eserleri Türkiye’nin yanı...

Açelya Akkoyun: İnsan kendi özünü yaşamalı

Ünlü oyuncu Açelya Akkoyun “İyi ki Kadınım” isimli kitabıyla...

Sefaletine katlanmak için anlatan insan

Kriz zamanlarında özgün fikirler artar ve krizi çözmese de...

PAYLAŞMAK GÜZELDİR!

Resimlerinde, kadın, doğa ve hayvan imgelerini, onlarla ilintili metaforları kullanan Ressam Erhan Cihangiroğlu, “Özellikle seçtiğim sembollerim, metaforlarım olmuyor. Resimdeki karakterlerin dünyasına giriyorum ve onların hikayesini anlatmaya çalışan bir aracı oluyorum” diyor.

SÖYLEŞİ: HALİME SÜREK KAHVECİ

Her resim, bir davet… Erhan Cihangiroğlu’nun eserleri de rengarenk kadın saçlarının arasına gizlenen kuşları, yüzde makyaj gibi duran bir balık kuyruğunu, bulutlardan başları, bedene gizlenen özgürlük düşlerini yani baktıkça dahasını da görmeye davet ediyor sanatseveri…

Neredeyse her sanatçı gibi onun da sanata olan ilgisi çocukluk çağlarına uzanıyor. Kalabalık bir aile ve sokakta oynayan akranları olmasına karşın çocukluğunu tek başına geçirdiğini anlatıyor Cihangiroğlu:

“İlkokul boyunca sınıfımızın son sırasında, diğer öğrenciler ve öğretmenlerim tarafından görülmediğim bir öğrencilik geçirdim. Okuldan eve dönüş yollarını uzatır, ağaçların olduğu parklarda zaman geçirirdim. Ağaçlardan düşen dağılmış kuş yuvaları, yumurtalar hafızamda yer alan görüntüler… Bir de çok sevdiğim Japon balığımı toprağa gömdüğümü hatırlıyorum, içimde hala duygusunu yaşarım; suda ölen toprakta büyür mü?”

Ortaokul ve lise yılları resim yeteneği sayesinde arkadaşlığın da arttığı yıllar olmuş, ardından da Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim Öğretmenliğine devam etmiş üç yıl. Niye üç yıl? Çünkü “bazı memur hocalar, birçok öğrencinin hayalini memuriyetin süslemesi, yaratıcılıktan uzak bir eğitim ve çevre” bu okulu üçüncü yılda bırakmasına neden olmuş. Ardından Doğuş Üniversitesine burslu girerek Görsel İletişim ve Tasarım Bölümünü bitirmiş ve Grafik Tasarım Bölümünde de yan dal yapmış. Erhan Cihangiroğlu ile halen çalışmalarını sürdürdüğü Kadıköy’deki atölyesinde sohbet ettik.

Sanatın tarifi de resmin tarifi de kişiden kişiye göre değişiyor. Siz, resmi tarif etseniz neler söylersiniz?

Çok sevdiğim bir benzetme ile cevap vermek isterim. Denizin dibinde yüzyıllarca inciye dönüşmeyi bekleyen bir kum tanesi düşünün. Bir kum tanesi midye içinde hareket ettiği sürece midyenin canını yakmaya başlar. Nihayetinde midye canını yakan şeyi uzun yıllar sarmalayarak bir inciye dönüştürür. Sanatçıyı midye, sanatı da bir inciye benzetebilirim. Picasso’nun ‘’Guernica’’ tablosu ve onun hikayesi gibi…

Eserleriniz hakkında görüş belirten sanatseverlerin ortak düşüncesi “Burada bana çok tanıdık gelen bir şeyler var” oluyor sanki. Adını koyamasak da içimizde bir yerde bildiğimiz, tanıdığımız bir şeye dokunuyoruz ve belki böylece daha bilinir, görünür hale geliyor sanki o his. Bu gibi yorumları duymak size ne hissettiriyor?

Çok mutlu oluyorum ve sanat üretimi yapan herkesin duymak istediği sözleri duymak beni ayrıca şanslı hissettiriyor. Aklıma gelen bazı imgeleri tuvale veya kağıda aktarma yolculuğunda tek başıma oluyorum, resim bittiğinde -ki asla hiçbir zaman bitmiyor- yeni evine gidene kadar. Tek başıma başladığım süreç, resmi sanatseverler ile paylaştığımda onlardan “Burada bana çok tanıdık gelen bir şeyler var” yorumlarını duyduğumda aslında yalnız olmadığımı fark ediyorum. Hasan Ali Toptaş’ın ‘’Başladığında yalnızsın bitirdiğinde daha da yalnız’’ sözünün sonunu “Bitirdiğinde hiç olmadığın kadar kalabalık” olarak değiştirebilirim. Ve Tolstoy’un sanat eseri hakkındaki görüşü benim için çok değerli: “Eğer bir eser, sanatsever ile bağ kuruyorsa sanat eseridir.”

Resimlerinizde öne çıkan kimi unsurlar var. Kalp şeklinde yüzler, kadınların uçuşan, kimi zaman engin bir deniz hissi uyandıran saçları ve renkler… Bize biraz resim yapma sürecinizi, ruh halinizi ve kullandığınız sembollerin anlamını anlatabilir misiniz?

Resimlerimde, kadın, doğa ve hayvan imgelerini ve onlarla ilintili çeşitli metaforları kullanmayı çok seviyorum. Eğer portre resmi yapacaksam gözlerden başlıyorum, gözlerden o duyguyu alırsam resme devam ediyorum. Evet, resimlerimin beni ele verdiği özne, benim feminist bir ressam olmam. Resim yaparkenki ruh halim; renklerle bir telvin durumu, renk armonisi ile halden hale geçiş bir tür terapi, dinginlik hali. Özellikle seçtiğim sembollerim, metaforlarım olmuyor, resimdeki figürlerin -bana göre karakterlerin- dünyasına giriyorum ve onların hikayesini anlatmaya çalışan bir aracı oluyorum.

İnternet sitenizde ziyaretçilerinizi, İngiliz Şair William Wordsworth’ün “Kafamda bir tuhaflık vardı, / İçimde de ne o zamana / Ne de o mekana aitmişim duygusu” dizeleri karşılıyor. Bu dizeler sizin için ne anlam ifade ediyor?

Tuhaflık duygusu sanırım resimlerimi yapmamdaki ana motivasyon. Çünkü normal düşünen bir kişinin edebiyat ve sanat dalları ile üretim yapamayacağını düşünüyorum. Şair Rilke’nin kafasındaki tuhaflıklardan memnun olmayan arkadaşlarının ona Freud’a görünmesini tavsiye etmelerine karşılık Rilke’nin cevabı enfestir: “Kafamda olup bitenleri temizletirsem artık nasıl şiir yazacağım?”

Kişisel sergilerinizi nasıl adlandırıyorsunuz? Örneğin Kabuk, İçeride Biri Var, Bir Kapıdan Girmek ve Hiçbir Tuhaflığı Olmayan Güzellik sergilerinin isimleri nereden geldi?

Şimdiye kadar yedi kişisel sergim oldu, yurt içi ve yurt dışında onlarca karma sergide yer aldım. Bir sergi teması belirleyip o temaya uygun resimler yapan bir ressam değilim. Bu bana samimi gelmiyor, sanatçının anlık duygularını ve hislerini önemsiyorum, bir proje çalışanını değil. Resimlerimi üretirim, birikince de sergi olmasını isterim. Sergi isimleri de sergiden birkaç hafta önce resimlere göz gezdirip aklıma gelen bir his ile çıkıyor.

Bir de Hilal-i Ahmer koleksiyonunuz var. Onun hikayesini anlatır mısınız?

Kızılay ile çalışan ajanstan “Bir hilal boyar mısınız?” diye sordular. Ben de düşünmeden “Üç tane olabilir mi?” diye sordum, şaşırdılar. Hilaller gelince bu kez ben şaşırdım, düşündüğümden çok daha büyüklerdi. Hilalleri bir aylık bir zaman sürecinde tamamladım. Kompozisyonlarımı hilallerin formuna göre şekillendirdim. Benim için de güzel bir deneyim oldu. Bildiğim kadarı ile bir tanesi özel bir şirkette, diğeri 42 Maslak’ta, üçüncüsü Cenevre Kızıl Haç Komitesinde sergileniyor. Kızılay’a yardımım olduğu için ayrıca da mutluyum.