Sinema, tiyatro, edebiyat ve müzikte kuşağının en üretken sanatçılarının başında gelen Nilüfer Açıkalın, son yıllarda hem televizyon dizileriyle hem de kitaplarıyla adından söz ettiriyor. 2024 yılında Beklediğim Odalarda adlı öykü kitabından sonra ikinci romanı ve on ikinci kitabı Delice’yi geçen yıl yayımlayan, 2025 Best Of Rumeli Ödülleri’nde Yılın Yazarı seçilen oyuncu, yazar ve müzisyen Açıkalın, tüm şöhretine rağmen kendini popülaritenin uzağında hissettiğini söylüyor.
SÖYLEŞİ: DUYGU ÖZSÜPHANDAĞ YAYMAN
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.
Televizyonun sanata araç olduğu yıllar. 1986’da tek kanallı TRT’ye 2 eklenmiş, ekran hakikaten renklenmiş. Kültür sanat insanları televizyonda daha fazla görünüyor. Eğlence, beyazcamı rengârenk yapıyor. Yayıncılıktaki bu çift kanallı genişlemenin de etkisiyle midir, TRT 1 artık o kadar asık yüzlü değil. ‘80’lerin sonu ve insanlar cendereden çıkışın kitlesel yolunu topu topu iki kanalı olan televizyonda arıyor; o da sağ olsun, karşılık veriyor. Pek çok kişiyi tiyatro sanatının olanaklarından haber eden diziler var. 1989’da bir gençlik komedi dizisi başlıyor; Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu oyuncularının rol aldığı Kim Bunlar. Gepegenç tiyatro sanatçılarının hepsi çok güzel de şimdi kameralarımızı aralarından birine çeviriyoruz. Nilüfer Açıkalın, yumuşacık ses tonunun önüne geçen güçlü oyunculuğuyla, komedinin ters köşe yaptıran kıvraklığıyla hafızalara yerleşiyor. Önceki yıl ise 1988’de dram türünde sinemada izlemiştik onu; ilk kamera önü deneyimi Ada’da. Süreyya Duru’nun yönettiği filmde, Türkân Şoray ve Rutkay Aziz’in kızı rolünde o kadar doğal ki hakikaten Sultan’ın kızı sanılabilir.
Hemen ardından gösterime giren, Başar Sabuncu’nun Zengin Mutfağı’nda bu kez Şener Şen’in aşçı yamağı olarak politik bir filmde izliyoruz. Yıllar, yılların üstüne devriliyor. Nilüfer Açıkalın; Tunca Yönder, Ferzan Özpetek, Orhan Oğuz, Ülkü Erakalın, Zeki Ökten, Zeki Demirkubuz, Reis Çelik gibi Türk sinemasına yön veren yönetmenlerin filmlerinde bambaşka karakterler olarak karşımıza çıkıyor. İstanbul Devlet Tiyatrosu, Dostlar Tiyatrosu, Tiyatro Stüdyosu, Tiyatro Kare, Sadri Alışık Tiyatrosu, Karakedi Kabare ve Tiyatro Keyfi’nin oyunlarında sahneye çıkıyor. En son 2015’te Tiyatro Keyfi’nin Cahide Sonku Müzikali ile hafızalarda. 2024’te Sakla Beni, 2025’te Sahtekârlar dizilerine kadar yıllar içinde onlarca televizyon dizisiyle evlerimize geliyor. Müzisyenliği de oyunculuğuna eşlik ediyor. Bir de yazarlığı var ki tüm bu şöhretine zıt, usul usul akan bir nehir gibi. Zaten, tüm şöhretine rağmen o, kendini hiç popüler kültürün içinde görmediğini söylüyor. Çünkü 1992 yılında mezun olduğu Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümündeki hocalarından öğrendiği en değerli şeylerden biri, sanatçının tüm sanat dallarıyla iç içe olması gerektiği. O, bütün yeteneklerini tabiatının parçası olarak yaşayıp yansıtıyor.
Nilüfer Açıkalın’ın İzmir’deki Yakın Kitabevinde düzenlenen imza günü anısı, yazarımız Duygu Özsüphandağ Yayman’ın arşivinden.
İKİ FİLMİN SENARYO YAZARI OLDUĞUNU ORHAN OĞUZ’UN İSTEĞİYLE GİZLEDİ
Televizyon ve sinemayla geniş kitleler tarafından tanındı ama hayat verdiği bütün karakterlerden evvel o, kendi edebi karakterlerini yaratmaya başlamıştı. Yazarlığı, oyunculuğundan eski. Tutunamayan, ayrıksı, yalnız, kentli karakterleri bilinç akışıyla, yer yer kara komik üslubuyla, ben öyküsel anlatımıyla yazıyor. Okuru, İstanbul’un başrolü pek kaptırmadığı öykü ve romanlarda gezdiriyor. Hatta bu yılın ortalarında Eylül Görmüş’ün televizyon programı Pandora’nın Merakı’nda açıkladığı iki de senaryosu var. Yönetmenliğini Orhan Oğuz’un yaptığı Kara Kentin Çocukları ve Hayde Bre filmlerinin senaryolarının kendisine ait olduğunu ancak aynı zamanda başrol oyuncusu olduğu için Oğuz’un isteğiyle adının saklandığını söylemişti. Kara Kentin Çocukları ile 2000’de Sadri Alışık En İyi Kadın Oyuncu Ödülü almıştı. Hikâyeciliğini, müzisyenliğiyle de buluşturuyor. Jehat Hekimoğlu ile Müzikli Öyküler projesini oluşturan Açıkalın’ın Gökhan Dabak ile yaptığı üç albüm ve pek çok şarkı sözü var. Kendini bildi bileli yazdığını söyleyen Açıkalın’ın, 1999’da yayımlanan ilk kitabı Bıçak Sırtı’ndan bu yana 12 öykü kitabı, iki romanı basıldı. Beklediğim Odalarda 2024’te, Delice adlı romanı 2025’te İthaki Yayınlarından çıktı. Sinemadaki pek çok ödülünün ardından bu yıl edebiyat ödülüyle gündeme geldi. Türkiye genelinde faaliyet gösteren Rumeli ve Balkan dernekleri, vakıf ve federasyonlarının oluşturduğu Best Of Rumeli Platformu tarafından verilen 2025 Best of Rumeli Ödülleri’nde Yılın Yazarı seçildi. “Popüler kültürün içinde gibi gözükürken aslında kıyısında bile hissetmedim kendimi. O yüzden her zaman, yaptığımı doğru düzgün yapabildiysem gerisinin önemi yok, fikriyle yola çıktım ve öyle devam ettim” diyen; şöhretinin, kitaplarının yayımlanmasını önlediğini söyleyen ve bunun öyküsünü de yazan Açıkalın ile sanat yolculuğunu konuştuk.
“OYUNCU KİMLİĞİMİN, YAZAR KİMLİĞİMİN ÖNÜNE GEÇMESİNE MANİ OLAMADIM”
Söyleşimize güncel bir gelişme ile başlamak isterim. Best Of Rumeli ödül töreninde bir buçuk milyon kişinin oyuyla yılın yazarı seçildiniz. Birçok sinema oyuncusunun, televizyon yıldızının ödül aldığı törende yazar kimliğinizle ödüllendirilmek size ne hissettirdi?
Çok gurur vericiydi. Oyunculuk anlamında birçok kez ödül aldım ancak yazar kimliğimle ikinci kez ve yazar olarak Açıkalın soyadımla ilk kez ödüllendirildim. 2017 yılında Fakir Baykurt Öykü Yarışması’na baba soyadım Küçükçavdar ile katılmış ve İçeri Giren adlı öykümle ödül almıştım. Öncesinde bir sürü yarışmaya Nilüfer Açıkalın olarak katılmıştım ancak oyuncu kimliğimin, yazar kimliğimin önüne geçmesine mani olamamıştım. Best Of Rumeli yarışmasında bir buçuk milyon kişinin oyuyla ve oyuncu olarak tanındığım soyadımla ödül almak gerçekten beni çok mutlu etti.
Sinema, tiyatro, müzik, edebiyat alanlarında eserler veren, çok yönlü ve üretken bir sanatçısınız. Bu sanat dalları arasındaki alışveriş sizi nasıl besliyor?
Bu soru ile sıkça karşılaşıyorum. Mimar Sinan Üniversitesi yıllarımda çok değerli eğitmenlerim oldu. Üniversitede öğrendiğim en değerli şeylerden biri, sanatçının tüm sanat dallarıyla iç içe olması gerektiğiydi. Bir oyuncu, gözlemleriyle önce insandan ve diğer her şeyden; taştan, topraktan, ottan, böcekten, her şeyden ruhunu besleyebilir. Bana gelince bütün bunlar kendiliğinden oldu demeliyim. Öğrenciyken gözüm gönlüm, ruhum açıldı ve aile eğitimimden gelen disiplin bilgisiyle sürdürdüm.
Nilüfer Açıkalın, Best Of Rumeli yarışmasında bir buçuk milyon kişinin oyuyla en iyi yazar ödülüne layık görüldü.
Üretim yaptığınız her sanat disiplininin sizdeki karşılıkları için ne söylersiniz?
Hepsi sarmal bir döngüde birbirine bağlı. Her birinin kendine ait bir zamanı ve süreci var. Hiçbir zaman birbirlerine karışmazlar. Öykümü yazarken bir ara verip şarkı söylediğim olur ama o kadar. Edebiyat (içine okumak da dâhil yazmak da) çok ayrı bir yerde. Edebiyat, özgürlük alanım, kendimi en doğru yerdeyim, diye hissettiğim yegâne alan. Şarkı söylemek müthiş bir terapi. Oyunculuksa âşık olduğum mesleğim.
Bir söyleşinizde yazarlığınızın, oyunculuğunuzdan önce başladığını söylüyorsunuz, geniş kitleler sizi oyuncu kimliğinizle tanıyor. Popüler kültürün bu duruma etkisini nasıl değerlendirirsiniz?
Yazarlık, içe kapalı bir alan; oyunculuk, dışa dönük bir meslek. Hiçbiri konusunda hırslı olmadım. Sadece yaptığım her ne ise en iyi şekilde onun altından kalkabilmeye odaklandım. “Kitabım yayımlansın” değil, o kitabın içindeki öyküler tek tek çok iyi olsun derdindeydim. Oynadığım rolün içten olmasıyla ilgilendim. Popüler kültürün içinde gibi gözükürken bile aslında kıyısında bile hissetmedim kendimi. O yüzden her zaman yaptığımı doğru düzgün yapabildiysem gerisinin önemi yok, fikriyle yola çıktım ve öyle devam ettim.
Sanatçı dinlemek isteyenler için kitaplarının seslendirmesini de yapıyor.
“DELİLİK VE NORMALLİK İÇ İÇE YAŞAR”
Yazmaya nasıl başladınız?
Şiirler yazarak başladım yazmaya. Duygulu, içli bir çocuktum ailemin yönlendirmesiyle şiirlerimi derlemeye başladım, oradan devam ettim.
Beklediğim Odalarda kitabınıza adını veren öykü, bir yazarın yayımlanma sürecinde yaşadıklarına dair. Siz de bu konuda sıkıntı yaşadınız mı?
Evet, elbette yaşadım. Öykü zaten birebir benim yaşadıklarımla harmanlandı ve yazıldı. Genç bir oyuncunun öyküleri ile edebiyat dünyasında yer almasının pek de kolay olmadığını takdir edersiniz. Zaten sırf bu yüzden bir sürü öykü yarışmasına öykülerimi gönderiyordum; maksadım ödül almak değil, öykülerimin ulaşmasını sağlamaktı. Velhasıl, Beklediğim Odalarda öyküsü, bir azmin komik ve ironik dışa vurumudur.
Sanatçının 1999’da yayımlanan ilk kitabı Bıçak Sırtı’ndan bu yana on iki öykü kitabı, iki romanı basıldı. Beklediğim Odalarda 2024’te, Delice adlı romanı 2025’te İthaki Yayınlarından çıktı.
Aynı kitaptaki Fakir Avı öykünüz, anne babanız ile yaşadığınız bir hikâye. Anılar ne kadar karışıyor öykülere?
Fakir Avı öyküm ilk defa otobiyografik anlamda beni ve ailemi içine alan, gerçekten yaşanmış olaylarla örülmüş bir öykü. Ardından Beklediğim Odalarda geldi. Ama Beklediğim Odalarda öykümde Fakir Avı’ndan farklı olarak isimleri, yerleri, kişilik özelliklerini farklılaştırdım. Fakir Avı ise birebir biziz ve bence biricik bir hikâye.
Son kitabınız ve ikinci romanınız Delice, akıl hastanesinde geçiyor. Ana kahramanları olan şair, ressam ve depremzedenin, gerçekliğin acısıyla baş etme yolları, toplumun “deli” diye yaftalayıp geçebileceği cinsten değil. Delice’yi, deliliğin normalliği üzerine bir kitap olarak okudum ki siz de adını verirken sanki buna gönderme yapıyorsunuz. Ne dersiniz bu yorumlar için?
Deliliğin normalliği üzerine sorulan bir soruya şöyle yanıt vermiştim, size de aynı yanıtı vereyim:
Delilik her insanda kendini başka şekillerde gösterir, kişinin nabzına göre değişir diye düşünüyorum. Delilik de hakikat gibi görece ve ele avuca sığmaz. Her insanın bir bam teli, zıvanadan çıktığı bir an, cinnete beş kala bir hâli olmuştur, olacaktır ve olmalıdır. Bu anlar, genellikle hakikati kavradıkları zamana denk düşer. Bu yüzden delilik ve normallik iç içe yaşar, birbirini zapt etmeye çalışır.
Romanda zamanla ilgili pek çok ifade var. Zaman algınızı, zaman kavramının karşılığını nasıl tanımlarsınız? Doğrusal mı, döngüsel mi?
Romanımı yazarken delilik ve normalliğin eriyip birbirine karıştığı noktada kendini var eden kahramanlarla haşır neşir oldum. Bir yandan da zaman ve tanrı ve aşk kavramlarıyla süregiden mücadelemi kendimce dile getirdim.
“CAHİDE MÜZİKALİ HÂLÂ BURNUMDA TÜTÜYOR”
Edebiyatınız eleştirmenlerce “kara anlatı” diye niteleniyor. Eserlerinizde ironi, kara mizah, isyan, öfke var. Yazarak ifade etmenin sahnede ya da beyaz perdede ifade etmekten nasıl bir farkı var?
Sahnede ya da beyaz perdede senaristin ve yönetmenin dünyasına ortak olan bir oyuncu söz konusu. O yüzden benim yazdıklarımla bir senaryo dâhilinde oyuncu olarak oynadıklarım birbirlerinden çok çok farklı, neredeyse iki ayrı uçta diyebilirim.
Öykülerinizle müziği birleştirdiğiniz Melodik Öyküler çalışmasından söz eder misiniz?
Yazarken kelimelerin birbirini takip edişi, belli bir ritim dâhilinde oluyor ve bu bana göre çok eğlenceli. Kurgusal öykülerimin yanı sıra bilinç akışı öykülerim de var, biliyorsunuz.
Müzisyen bir arkadaşım bir gün ona öykümü okurken bana gitarıyla eşlik etti ve böylece Melodik Öyküler projesi başlamış oldu.
Müzik albümlerinizdeki tüm şarkıların sözleri size mi ait? Psikodelik rock olarak tanımlanan müziğinizde de kara mizah var. Müzik size nasıl bir ifade alanı açıyor?
Müzik albümlerimdeki bazı şarkıların sözleri bana ait. Gökhan Dabak ile başlayan müzik çalışmaları sırasında Gökhan’ın mizahçı kimliğinin de etkisiyle çok tatlı eserler ortaya çıktı. Çoğunun sözleri Gökhan’a ait. Birlikte yazdığımız şarkılar da var. Mesela Pusula, Kiraz ve daha da var. Gökhan’la üç albüm oluşturduk. Sonraki yıllarda müzisyen Jehat Hekimoğlu ile Melodik Öyküler projesini yaptık. Müzik yapmanın iyileştirici bir yanı var ve bunu çok seviyorum.
Cahide müzikalinin, Cahide Sonku’yu canlandırmış olmanın sizde özel bir yeri var mı?
Cahide müzikali benim için çok kıymetli. Kemal Başar yönetti, Tiyatro Keyfi tiyatrosu dâhilinde gerçekleştirildi, müziklerini Orhan Enes Kuzu yaptı. Son derece etkileyici bir oyun ortaya çıktı. Oynamaktan çok memnundum. Hâlâ burnumda tüten bir oyundur. Prömiyer gecesi yapılan çekimi internetten izlemek mümkün. Ya da niluferacikalin.net sayfasından da ulaşılabilir.
Nilüfer Açıkalın için Cahide Sonku müzikalinin yeri bir başka. Gökhan Erarslan’ın yazdığı, Kemal Başar’ın yönettiği eserde sanatçı, hayranı olduğu Cahide Sonku’yu canlandırdı.
“İYİ YÖNETMEN OYUNCUNUN ŞANSIDIR”
Çekmeceler filmi ile 2015’te Amerika’da Chelsea ve Antakya Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, Almanya Nurnberg Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülleri aldınız. Filmin iki yönetmeninden biri olan Caner Alper sizden, “yönetmenle göz kontağını hiç bırakmayan oyuncu” olarak bahsediyor, bunun da başarıyı getirdiğini belirtiyor. Oyunculuktaki ilkelerinize, yöntemlerinize dair neler söylersiniz?
Senaryo, filmin omurgasıdır ve senaryo içinde değişip dönüşen karakter, benim için heyecan verici karakter anlamına geliyor, dolayısıyla severek oynuyorum. Henüz dijital platform oluşmamışken Yeşilçam film mantalitesiyle birçok filmde rol aldım, hem okullu hem alaylı bir oyuncu olarak oldukça fazla tecrübem var. Ancak bütün bunlara rağmen daima her role, her yeni yapıma büyük bir heyecanla dâhil oluyorum. İyi yönetmen, oyuncunun en büyük şansıdır. Ben de şanslı bir oyuncuyum. Zeki Ökten, Başar Sabuncu, Ferzan Özpetek, Zeki Demirkubuz, Reis Çelik, Orhan Oğuz gibi her biri Türk sinemasında kendi ekolü olan yönetmenlerle çalıştım. Bu deneyimler, sanatçı kimliğimi oya gibi işledi, mesleğime âşık olmamı sağladı.
Açıkalın, 1988’de Süreyya Duru’nun yönettiği ilk kamera önü deneyimi olan Ada’da.
1989’da Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu oyuncularının rol aldığı Kim Bunlar’da.
Başar Sabuncu’nun Zengin Mutfağı’nda bu kez Şener Şen’in aşçı yamağı olarak izliyoruz .
Kara Kentin Çocukları ve Hayde Bre filmlerinin senaryolarının size ait olduğunu ancak yönetmen Orhan Oğuz’un isteğiyle yönetmenin adının yazıldığını açıkladınız. Bunu bugünden bakınca nasıl yorumluyorsunuz?
Filmlerin senaryolarını ben yazdım. Orhan Oğuz, ki oğlumun babasıdır kendisi, hem filminde başrol oynayıp hem de senarist olarak adımın geçemeyeceğini söyledi. O zamanki aklımla ve olanca kırgınlığımla kabul ettim. Tamamen benim hatam. Kimseyi suçlamıyorum. Şimdiki aklım olsaydı asla kabul etmezdim. Belçika’da Brüksel Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü’nü Orhan Oğuz adına aldım. Esas o an, hatanın büyüklüğünü anladığım andı. Ancak hayat böyle bir yer, hata yapmadan öğrenemiyor bazen insan.
Yeni çalışmalarınızla ilgili bilgi verir misiniz?
Şu sıralar bol bol okuyorum, yeni romanım Delice’nin tadını çıkarıyorum. Now’da yayımlanan Sahtekârlar adlı dizide oynamaya başladım.