Türk resim sanatının önde gelen isimlerinden Prof. Aydın Ayan, önümüzdeki yıl 55. sanat yılını kutlamaya hazırlanıyor. Eserlerinde insana, hayata dair yoğun bir gerilim hissedilen, doğayı ve insanı aynı duyarlıkla ele alan Ayan, “Sanat, eyleme, uygulamaya dönük yanı fazlasıyla ağır basan bir alandır. Bununla birlikte düş ile düşünce ile kuram ile desteklenmez ve beslenmez ise gelişemez, tek boyutlu ve güdük kalır; zaman içinde doğurganlığını yitirir ve kısırlaşır” diyor.
SÖYLEŞİ: HALİME SÜREK KAHVECİ
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.
Bazı resimlere baktığınızda o an içinde bulunduğunuz zamandan, mekândan çıkıp doğrudan anlatılan o sahneye girmek, o ana tanıklık etmek istersiniz… Şurada balık tutan bir adamla bir genç vardır örneğin, ağlardan süzülen suyu görür, denizin kokusunu hissedersiniz… Ya Mısır Çarşısı’nın önünde kuşlar için yem satan gence ne demeli! Gözlerindeki derinlikten kendinizi alabilirseniz arkasındaki turist grubunun içinde olmak istersiniz belki de… Türk resim sanatının önemli temsilcilerinden Prof. Aydın Ayan’ın eserleri tam da bu duyguyu veriyor sanatsevere. Eserlerinde doğayı ve insanı aynı yalın duyarlıkla ele alan sanatçıya göre “Sanatsız insan olabilir ama insansız sanat olamaz.”
Sanat Çevresi dergisinin Mart 2005 tarihli 317. sayısında Turan Erol da Ayan için şu satırları kaleme almış:
“Aydın Ayan çağdaş resim sanatımızda figürcü, nesnel gerçekçi, toplumsal gerçekçi, soyutlamacı ya da soyutçu gibi birbirine yakın ya da karşıt anlayışlar, yönelişler, arayışlar arasında kişisel bir anlatım diline erkenden ulaşan bir ressam. Her zaman gerçekçi ama toplumsal, insani bildiri içeren resimler yaptı. Ama her şeye hep sevgi ve merhametle yaklaştı. Aydın Ayan, yeniye yüzeyden bakanlarla karşılaştırılınca güç bir yolda ilerliyor, “resim”de diretiyor. O, iyi olanın, yüksek düzeyde bir yaratıcılığın her yerde kendini koruyacağından emin, işine bakıyor ve giderek doğaya, insana daha yoğun ve yalın bir duyarlıkla, dokunaklı bir gerçekçilikle bakıyor; bir ressam böyle bir yolda da yeni olabilir demek istiyor. Onun resimlerinde duygu, akıl, hesap, titiz bir işçilikle yan yana geliyor.”

AİLENİN KÜÇÜK RESSAMI
Peki, yetenekle örülü, çalışkanlıkla bezeli sanat yolculuğunun perde arkasında neler olup bitmiş? Çocukluk yıllarında başlayan resim tutkusu, henüz altı yaşındayken ailenin küçük ressamı diye çağrılması, şiire duyduğu ilgiyi taçlandıran ödül hikâyesi ve “mükemmel bir insandı” diye anlattığı eşi ressam Can Göksan Ayan ile tanışması senaristlerin aklını başından alacak ayrıntılarla dolu. Henüz ne yapacağına karar verememiş ama gönlü resimden yana atan bir genç olarak gittiği Ankara’da Zafer Çarşısı’nda görüşüne başvurduğu “Resimlerim hakkındaki düşüncelerinizi öğrenmek isterim” dediği kişi, Eşref Üren’miş örneğin. Onun yönlendirmesiyle sınavlarına girdiği ve kazandığı, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisinin ilk “Desen” dersinde karşılaştığı Can Göksan’ı görünce yıldırım çarpmışa dönmüş. Niye sorusunun cevabı ilerleyen sayfalarda, diyeyim ben şimdilik. Sabri Berkel’den ders almış Akademi’de, Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesine devam etmiş, Eyüboğlu’nun son asistanı olmuş. O sıralarda kalacak yer sorunu yaşadığından hocası Bedri Rahmi ona evini açmış…
Hayat ve sanat yolculuğunda kendini şanslı görürken şansını çalışkanlıkla yaratmanın önemini de vurgulayan Prof. Ayan, önümüzdeki yıl 55. sanat yılını kutlamaya hazırlanıyor. Onunla yapacağımız söyleşi için Şile’deki atölye evine doğru ilerlerken sorularım hazır, zihnim biraz karışıktı. Söyleşiden dönerken ise soracağım sorular artmış ancak zihnim berraklaşmıştı…

“ÖZGÜVENLİ BİR GENÇ OLARAK SEVGİYLE BÜYÜTÜLDÜM”
Trabzon’da doğmuşsunuz, oradan ailenizle birlikte Hatay’a göçmüşsünüz. Sanat, sizin hayatınıza nerede, ne zaman dâhil oldu?
Ben çocukluktan bu yana bulduğuyla yetinmeden, bulduğunu da yitirmeden hep bir şeyler öğrenme çabası içinde olmuş, ilgi alanları geniş, “meraklı” bir insanım. Resim, okumak ve yazmak, bilmediklerini araştırıp öğrenmek, bildiklerini öğretmek, gezip görmek ilgi alanlarımın başında gelir. Ailem tarafından seçimlerim nedeniyle hiç engellenmedim ve özgüvenli bir genç olarak sevgiyle büyütüldüm. Çok varsıl bir ailenin çocuğu olarak değil ama ilgi alanlarına engel çıkarılması bir yana kişiliğine özen gösterilen bir birey olarak yetiştirildim. Akılcı yanımı annemden, çalışkan yanımı babamdan, cesaretimi babaannemden, bilmediğim şeyleri araştırma, öğrenme; yeni ve farklı şeyleri araştırıp bulma, bulgulama çabamı büyükbabamdan almış olmalıyım. Böylesi bir aile ortamında yetiştiğim için olsa gerek; beni ve yaşamımı, “sağlamcı” yaklaşımın temelini oluşturan usçu kişilik yapısından çok sevgiyle yaptığım seçimler yönlendirmiştir diyebilirim. Kendi kozamı sabırla ve çok çalışarak istediğim biçimde örebilmeyi başardım; seçimlerimden, girdiğim ve yürüdüğüm yoldan hiç pişmanlık duymadım. “Sanatı seçmem” de böylesi bir yaklaşımın ürünüdür.

Resme olduğu kadar edebiyata da yakınmışsınız. Henüz lise öğrencisiyken şiir ödülü kazanmışsınız…
Resim ve edebiyat merakım çocukluğumda başladı ve hiç eksilmedi. Almış olduğum 21 sanat ödülünden ilki, bir Anadolu kasabasında öğrenciyken katıldığım liseler arası ulusal ölçekteki bir şiir yarışmasında lise son sınıfta aldığım ikincilik ödülüdür. İstanbul’da yayımlanan bir gazetenin yarışmanın paydaşlarından olduğu bu yarışmada, “Gelecekte hangi mesleği seçmeyi düşünüyorsun?” diye sorulmuştu. Yanıtım, insanı merkeze alan bir yaklaşımın uzantısında, sırasıyla “ressam, yazar, şair ya da doktor” olmuştu. O zamanlar belirlemiş olduğum isteklerden ilki gerçekleşti. Yaşamımı 54 yıldır profesyonel anlamda sanat ve sanat eğitimcisi olarak sürdürmekteyim. Şiiri, okumayı ve yazmayı hiç bırakmadım ama ressamlık ve sanat eğitimciliği esas mesleklerim oldu. Son derece geniş olan ilgi alanları konusundaki seçimlerinin karşısına çıkardığı zorlukları ve güzellikleri yaşayarak deneyimlemiş ya da göğüsleyebilmiş ve sabırla sürdürebilmiş insanlardanım.
USTALARLA TANIŞMA VE DÖNÜM NOKTASI
Peki, üniversitede sanat eğitimi almaya nasıl karar verdiniz?
Liseyi Hatay’da okudum. Üniversite hazırlığı için de Ankara’ya gittiğimde Zafer Pasajı’ndaki sergilere ve kitapçılara sık sık uğrardım. Cesaretimi toplayıp resimlerimi göstermek istediğimde orada oturan yaşlı bir bey bana “Evladım, sana iyi dersem kendini büyük ressam zannedeceksin, kötü dersem küseceksin. Önce grameri öğrenmelisin, bunun yeri Güzel Sanatlar Akademisidir” dedi. Bu kişi Eşref Üren’di. Yanında Osman Zeki Oral, Mustafa Ayaz ve Aslan Gündaş da vardı. Onlarla tanışmam benim için dönüm noktası oldu. Akademiye yönlendirilmemi sağlayan bu karşılaşma sayesinde Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun öğrencisi oldum ve sanat yolum şekillendi.
Türk resim sanatının modernleşme süreci düşünüldüğünde kendinizi bu tarihsel akış içinde nerede konumlandırıyorsunuz? Sizi biçimlendiren gelenekler ya da kırılma noktaları nelerdir?
Türk resminin modernleşme sürecinin farkına başlangıçta değil de çok sonraları bilinçli olarak varabildik. Öğrencilik ve ilk gençlik yıllarımızda yayımlanmış telif ya da çeviri kitapların sayısı oldukça sınırlıydı. Kıraat eder gibi Batılı sanat tarihçilerin kitaplarını okurduk. 1980 öncesinde sadece iki tane resim ve heykel müzemiz vardı: İstanbul ve İzmir’deki resim ve heykel müzeleri. O yıllarda resim satışları da çok sınırlıydı. Sergilerde katalog bastırmak bir yana renkli davetiye bile bastırılamazdı. Durum böyle olunca sanatçıların konumlarının belirlenmesi gibi bir gereksinim de ortaya çıkmadı. Sanatı seven, resim yapmayı bir yaşam biçimi olarak kabullenen hatta resim yapabilmek için başka işler yaparak sanatçılığını sürdüren bir kuşağın bireyleriydik. Yaptığımız işi severek yapıyorduk ama olanaksızlıklar içinde resim yapmayı sürdürme direncini gösterenler ayakta kalabiliyordu. Ben bu kişilerden oldum. 1970’li yılların ikinci yarısında yaptığım protest nitelikli resimlerim ses getirdi ve geniş bir etki alanı oluşturdu. Peş peşe ödüller aldım. Mehmet Güleryüz’ün sergi açabilmem için adımı bir özel galeriye vermesi sonrasında mezun olmadan kısa bir süre önce, 1977’de ilk kişisel sergimi açtım. O dönemin usta sanatçıları tarafından ilgi ve övgüyle karşılandım. Bu durumdan rahatsız olanlar da varmış ki 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında İzmir Resim ve Heykel Müzesinde 1982 Mart’ında açmış olduğum ikinci kişisel sergim sırasında aleyhime bir kampanya başlatıldı; Sıkıyönetim Komutanlığına ispiyonlandım. Sergimi gezenlerin sayısı on binlere ulaştı. İzmir’de önemli bir kesimin desteğine kavuştum, sergimdeki yapıtların tümüne yakını İzmirli aydınlar ve koleksiyoncular tarafından alındı. Komployu kuranların girişimi ters tepti. Henüz yirmili yaşlarımın sonundaydım. Bununla birlikte yurt içinde Meydan Larousse ile Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, Almanya’da Lexicon gibi yayınlarda öz geçmişime ve resimlerime yer verildi. Sonraki yıllarda yurt içi ve yurt dışında sergiler açtım, hakkımda kapsamlı monografik kitaplar yayımlandı. Gelecek yıl 55. sanat yılım; severek ve tutkuyla çalışmalarımı sürdürüyorum. Böylesi bir durumda Türk resim sanatı içindeki yerimi ve konumumu belirlemek bana düşmez demek isterim.
“SEVGİYLE, İSTEKLE HATTA TUTKU İLE ÇALIŞMAK ÖNEMLİ”
Uzun yıllar Akademi’de görev yapmış bir sanatçı olarak akademisyenlik ile sanatçı kimliği arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
Sevilmeden hiçbir iş, hiçbir girişim olumlu sonuç vermez. Konu sanat olunca sevgiyle, istekle, hatta tutku ile çalışmak daha da önem kazanır. Sanat, eyleme, uygulamaya dönük yanı fazlasıyla ağır basan bir alandır. Bununla birlikte düş ile düşünce ile kuram ile desteklenmez ve beslenmezse gelişemez; tek boyutlu, güdük kalır. Zaman içinde doğurganlığını yitirir ve kısırlaşır. Yetilerimin ve yeteneklerimin sınırlarını, neyi iyi yapıp neyi yapamayacağımı biliyorum; başka bir deyişle kendimi tanıyorum. “Esnaf” tarafımın -eksik değil- hiç olmadığını, bu nedenle de sanatçılığı sürdürebilmek ve resim yapabilmek için düzenli gelir getirecek bir işe gereksinimim olduğunu, ressamlığı meslek olarak seçtiğim ilk yıllardaki deneyimlerimden biliyordum.
Öğrenmeyi ve öğretmeyi sevdiğimi de biliyordum. Akademisyenliğin, yaşamınızın önemli bir dilimini sürekli ve düzenli olarak sanatsal üretim sürecinin dışındaki bir konuya ayırmak demek olduğunu da elbette biliyordum ama yaşamın seçimler üzerine kurulduğunu da biliyordum. Bu düşüncelerle tüm dezavantajlarına ve zorluklarına karşın akademisyenliğin bana bazı açılardan faydalı olacağını düşündüm ve seçimimi ona göre yaptım.
“SANATÇILIKLA AKADEMİSYENLİĞİ BİRLİKTE SÜRDÜRMEKTEN MEMNUNUM”
Bu iki rol birbirini besledi mi yoksa zaman zaman çatıştığı oldu mu?
Akademisyenlik, sürekli yeni şeyler öğrenmek ve öğretmek, zamanı doğru kullanmak yani disiplin demektir. Akademisyenlik, gençlerle, yenilerle, yeniliklerle bir başka deyişle “çıraklarla” ayrıca kendi alanının deneyimlileriyle, geleneği bilenlerle, bir başka deyişle “ustalarla” bir arada, yan yana, dirsek temasında olmak demektir. Bunlara ek olarak akademisyenlik; koleksiyoncu, galerici, sanatın pazarlayıcısı ve benzeri kişi ya da meslek erbabının ekonomik bağımlılığınızı bilmesi durumunda, sanatsal üretiminiz sürecinde sizi istemediğiniz sulara doğru sürüklemesinin karşısında durabilmeniz, direnebilmeniz için az da olsa güvenebileceğiniz düzenli bir gelirinizin olması demektir. Bu seçenekler her sanatçı için eşit değerde önem taşımayabilir ama benim için özgür ve bağımsız üretimim için önemli yeğlemelerdi. Tercihlerini farklı kullanmış olanlar elbette ki vardır ama yaşam, kişilik yapısına uygun yeğlemeler üzerinde sürdürülür. Bazı dezavantajlarına ve zorluklarına karşın benim tercihim sanatçılıkla akademisyenliği birlikte sürdürmekten yana oldu. Bu seçimimin yanlış olmadığını yaşayarak gördüm
Resimlerinizde sık sık insanlık durumuna dair yoğun bir gerilim hissediliyor. Sanatın toplumsal ve politik gerçeklikle kurduğu ilişki sizce nasıl olmalı?
Yaşamda da sanatta da hiç kimse “tarafsız” olamaz; “Tarafsızım” diyen kişi mutlak bir tarafın yanında yer alıyor demektir. Öğrencilik yıllarımdan başlayarak “taraflı” resimler yapma çabası içinde oldum. Yaptığım “Protest Resimler” ses getirdi. Bu resimlerin koşutunda mesajı, direkt değil, dolaylı olarak alımlayıcıya ulaştıran resimler de yaptım ve yapmaktayım. Her sanat yapıtı ya da yaşamda yer bulan her davranış bir yönüyle dolaylı ya da dolaysız olarak “politiktir”. Sık sık tartışmaların odağında yer alan “Sanat, sanat için midir, yoksa toplum için mi?” sorusu, yanıtı kişiye göre değişen bir sorudur. Bununla birlikte bir şeyin “sanat” olabilmesi için “insan tarafından” seçilmiş ve sanatçı bireyin biçeminde “sanat” niteliğine kavuş(turul)muş olması, “sanatsal objeye” dönüştürülmüş olması gerekir. Ben de insani özün plastik biçimi belirlediğini, bu birlikteliğin de doğru biçemi (tarzı) ortaya çıkardığını düşünen ve bunu gerçekleştirme çabası içinde olan sanatçılardanım. Bu gerçekleştirme süreci, insana ve yaşama sorgulayıcı ya da eleştirel bakışın devamında ortaya çıkan yapıtlarda bazen gerilimli bazen de daha az gerilimli olarak görselleşebilmektedir. Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta var; sanatçı Aydın Ayan ile öğretim üyesi Aydın Ayan’ın bilinçli olarak -farklıymış gibi duran- seçimleri… Sanatçı Aydın Ayan “önce iyi resim / iyi sanat” diyerek dünya görüşü koşutunda sanatsal üretimde bulunur. Akademisyen Aydın Ayan ise kişisel sanat görüşü çerçevesinde değil, sanatın “ne olduğu” ve “nasıl yapılması gerektiği” konularında plastik dile ilişkin eğitim öğretimde bulunur ama öğrencilerini kendi dünya görüşüne göre yönlendirmez, seçimlerine saygı duyar.

“DÜŞLERİNİZDE BİLE DÜŞÜNMENİZ GEREKİR”
Genç ressamların en büyük avantajı ve en büyük riski sizce nedir? Akademide onlara verdiğiniz en önemli tavsiyeler nelerdi?
Öğrencilerimle yaptığımız “söyleşi nitelikli ilk derste” yıllardır döne döne benzer şeyleri yinelerim. Genellikle söylediklerim; “Ben olsam ne ve nasıl davranır, ne ve nasıl yapardım?” sorularına yanıt aramak ve bu konuda öğrencilerimi düşünmeye yöneltme çabasıyla ilgilidir. İnsanın bir tek yaşamı vardır. Bu yaşamı doğru seçimler üzerine kurmalıdır. Meslek belirleme konusu, yapılacak seçimler arasındaki sıralamada bana göre ilk sıralarda gelir ve yaşamsal bir önem taşır. Meslek seçiminde sanatsal bir alan söz konusu olduğunda karar vermeden önce uzun erimli bir değerlendirme yapma gereği doğar, dahası zorunluluk taşır. “Sanat yapmak ve sanatçı olmak” kulağa hoş gelen, dışarıdan bakıldığında pırıl pırıl görünen, cilalı sözcüklerdir. Bu sözcüklerin gerçek anlamları kavrandıkça parlaklıkları silikleşir, cilaları dökülmeye başlar; yaşadıkça zorlukları belirginleşir. Gerçek anlamda sanat yapmak ve sanatçı olmak kolayı değil, zoru seçmektir. Sanat yapmak zamansızdır; gece yok, gündüz yok, hafta sonu yok, tatil yok, pes etmek yok; her zaman, her yerde ve her koşulda sanatı, neyi nasıl yapacağını düşünmek var. Hocam Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun deyişiyle “Düşlerinizde bile sanatı, neyi nasıl yapacağınızı düşünmeniz gerek. İşte o zaman ancak sanatçı olabilirsiniz.”

Özelde genç ressamların genelde genç sanatçıların en büyük avantajları, bedenleri ve beyinlerinin genç ve diri olması, yeniliklere açık, umut dolu ve henüz bozulmamış olmalarıdır. En büyük riskleri ise aracı ve tefecilerin vaatlerine kanarak peşlerine takılmaları devamında önce özgürlüklerini sonra da ruhlarını satmalarının beraberinde getireceği birer “hiç olma” tehlikesidir.
Resim ve Heykel Müzesi Müdürlüğünden ayrıldıktan sonra üretiminiz ne yönde değişti?
MSGSÜ İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, koleksiyonunda yer alan yapıtlarla ve ülkemizin plastik sanatlar tarihini, zincirin halkalarını eksiksiz olarak birbirine ekleyerek başlangıcından günümüze bağlayabilen koleksiyonuyla özel bir önem taşır. 13 bine yakın sanat yapıtıyla ülkemizin koleksiyonu en varsıl ve en büyük devlet müzesidir. Atatürk tarafından kurdurulmuş ve 30 Eylül 1937’de açılışı yapılmıştır. Kısa bir süre de olsa bu müzenin ve İnceleme Araştırma Merkezinin müdürlüğünü yapmış olmak her sanatçı için onurlu bir görevdir. Benim için de böyle olmuştur. Bununla birlikte müze müdürlüğü yapmış olmanın ne benim sanatıma ne de benden önce müdürlük yapmış olanlarla benden sonra yapmış ya da yapacak olacakların sanatlarına bir etkisi olduğu söylenemez. Müdürlükten ayrıldıktan sonra üretimimde önemli bir değişiklik olmadı, eğer olduysa da bunda müzenin ya da müze müdürlüğünden ayrılmamın etkisi olmamıştır.
Bu günlerde özellikle neler üzerine yoğunlaşıyorsunuz?
Kesintisiz olarak okumalarımı, yakında çıkarmayı düşündüğüm üç başlık ve üç ciltten oluşacak şiirlerimin redaksiyonlarını, öğretim üyeliğimin gereklerini sürdürmekteyim. Bunların dışında, Akademi’den atölye hocam Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun bu yıl 50. ölüm yılı olması nedeniyle anısına kapsamlı bir proje sergi düzenleme sürecindeyim. Ayrıca bu serginin koşutunda; önceki yıllarda hazırlayıp bu yıl tekrar gözden geçirdiğim Ağaç Bütün; Bedri Rahmi Eyüboğlu: Sanata Adanmış Bir Yaşam başlıklı bir kitabın yayım aşaması öncesindeki tasarım ve diğer işleriyle ilgilenmekteyim.
Önümüzdeki yıl 55. sanat yılınız. Bu yöndeki çalışmalarınızdan bahseder misiniz? Nasıl bir sergi yapmayı planlıyorsunuz?
Yukarıda değinmiş olduğum etkinliklerin koşutunda da 2027 sergi sezonunda Aydın Ayan’ın 55. Sanat Yılı kapsamında bir sergi ve sergi kitabının hazırlıkları içindeyim. Tüm bunlara, Mart 2026’da Ankara’da açılan ARTAnkara Sanat Fuarı “Sanatçı Onur Ödülüne” Aydın Ayan’ın değimli görülmesi nedeniyle üzerlerinde çalışmakta olduğum söyleşileri de eklemeliyim.

“O kızla biz iyi arkadaş olduk. Sonra da evlendik. Çok güzel beraberliğimiz oldu.”

Ressamın gençlik yıllarında tutkuyla takip ettiği Hayat dergisi, onun sanatla kurduğu bağ olmuş. Bu derginin öyle bir sayısı var ki anısı başlı başına roman konusu olabilir… 1971 yılındaki sayılardan birinde “Yurt dışında ödül almış kadın ressamlarımız” başlıklı bir haber vardı. Sayfalarda genç bir kızın otururken resmedildiği görsel kullanılmıştır, bir de haberde bahsi geçen kadın ressamın şövale önündeki görüntüsü. Derginin müdavimi olan, her sayısının çıkmasını heyecan ve tutkuyla bekleyen genç ressam adayı o haberi okur, okumakla yetinmez, özenli bir şekilde kesip defterine yapıştırır. Sınava girmek için İstanbul’a gider. Hayli maceralı olan bir sürecin ardından sınavı kazandığı haberi gelir, okulun açıldığı gün de o görkemli binanın karakteristiği olan merdivenlerde onu görür. Resmini kesip sakladığı genç kızı; Can Göksan’ı. Çok etkilenir ondan, Can Hanım ise ilk başlarda “pas vermez” Aydın Ayan’ın deyimiyle. “O kızla biz iyi arkadaş olduk. Sonra da evlendik. Çok güzel beraberliğimiz oldu. Çok iyi bir insandı, mükemmel bir kişiydi.”
Eşi Can Göksan Ayan’ın ani rahatsızlığı, yaşamlarının kırılma noktası olmuş. Can Hanım’ın yıllar süren koma sürecinde bir gün olsun umudunu yitirmemiş Aydın Ayan. Hep onları, hayatı seçmesini beklemiş. Eşini kaybetmenin yarattığı boşluk, Ayan’ın kelimeleri arasında uzayan duraklamalarda hissettiriyor kendini. Ama derin bir sevgi ve aşkın izleri de yine o duraklamalarda.






