Gençliğinden ömrünün son demine kadar sanat ile yaşamış, sanat için yaşamış ve üretmiş bir sanat adamı olan Arif Erkin Güzelbeyoğlu 90 yıllık yaşamına yüzlerce oyun, müzik, dizi ve film sığdırmış; mimarlık, mühendislik ve bilirkişilik yapmıştı. Ressam eşi Aylin Hanım ile Mehmet, Ali ve Ayşe adında üç çocukları vardı. Soyadı gibi kendisi de güzel olan Arif Erkin Güzelbeyoğlu, 90 yıllık yaşamı son bulduğunda herkesin hep bir ağızdan “İyi bilirdik” dediği ender insanlardan biriydi. Yaşarken kimseyi incitmeyen bu güzel adam öldüğünde de yüreklere defnedildi.
YAZI: SEDAT TULUMDAŞ
E-Bülten'e Abone Olun
Sanata dair seçkiler ve yeni içeriklerden ilk siz haberdar olun.
Güzel, bir isim değil ki baba; güzel, bir sıfat. Ondan soyisim olmaz. Biz Türkmen boyundan geliyoruz, Güzelbeyzadelerden. Soyadımız Güzelbeyoğlu olsun.”
Bir araya geldiğimizde soy isminin öyküsünü böyle anlatmıştı Arif Erkin Güzelbeyoğlu. Babası Sabri Bey, edebiyat öğretmeniydi, böyle edebi önermelere son derece açıktı. Zaten çocuklarına da kafiyeli isim vermişti. İlk çocuk Tekin, ondan sonraki Çetin olunca üçüncüye Erkin adını vermişti. Abisi Tekin ve amca çocuklarıyla birlikte aynı okula gittiklerinden, herkes onlarla “dört güzeller” diye dalga geçermiş. Onlar da haliyle bundan rahatsızlık duyup babalarından böyle bir ricada bulunmuş ve babaları da radikal bir kararla soyadlarını “Güzelbeyoğlu” olarak değiştirmişti. O dönemki “kafa kâğıdı” denilen nüfus cüzdanlarında “Güzel” kelimesinin üstü çizilip altına “Güzelbeyoğlu” yazılmıştı.
Arif ismini ise sonradan annesi Aliye Hanım vermiş. “Kadının fendi, erkeği yendi” diyordu Arif Erkin bu hususla alakalı. Annesi onu her kucağına aldığında “Babama ne kadar benziyor bu çocuk” diyerek eşine telkinde bulunuyor, ara sıra da adını Arif diye çağırıyormuş. Babasının adı Arif imiş tabii. Böyle dillendire dillendire adı Arif Erkin olmuş. “Adımı hep uzun bulurlar, soyadımı yazmaya üşenirlerdi” diyor Arif Erkin. O sebeple, nerede adı yazılması gerekiyorsa soyadını yazmayıp sadece Arif Erkin yazıp geçiyorlarmış. Bu da adının “Arif Erkin” olarak anılmasına sebep olmuş.
Yazarımız Sedat Tulumdaş, vefatından kısa bir süre önce son söyleşilerinden birisini yapmıştı Arif Erkin ile…
HİÇ AKLINDA YOKKEN GELEN OYUNCULUK
Arif Erkin, Gaziantep Lisesi mezunu. Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, hatta sonraki 50 senesi boyunca okullarımızda sanat namına çok kıymetli işler yapılıyordu. Özellikle aynı liseden mezun ve günümüzde popüler diyebileceğimiz ve hatta birçoğunu saygıyla yâd ettiğimiz onlarca sanatçı çıkmıştı bu liseden. Arif Erkin’in de lisede bu işlerle ilgilenen, öğrencileri sanata teşvik eden bir hocası vardı. Fransızca öğretmeni Hakkı Cankat -ki Gaziantep’te bir sokağa da ismi verilmiştir- lise sonu müsameresinde öğrencileriyle birlikte Molière’in Hastalık Hastası eserini sahneye koymak istemişti. Bunun için öğrenciler arasında yarışma tertip edilmiş ve Arif Erkin hiç aklında olmamasına rağmen birinci olarak oyunda rol almıştı.
O günleri şöyle anlatıyor Arif Erkin:
“Babam bir rahatsızlık geçirmişti ve bir dönem derslere girerken topallıyordu. Ben de onun derslerinde, ders başlamadan arkadaşlarıma babamın taklidini yapardım. O da beni bu şekilde yakalar ve sınıfa bağırır çağırırdı. Bazen cebinden çıkardığı ne varsa atardı masaya. Ama sıra gözlüğe gelince gözlüğünü sakince bırakırdı. Çünkü tekrar temin etmesi zordu. Ben bu motivasyonla yarışmaya girdim ve başrolü oynamaya hak kazandım. Daha sonraki sene de başka bir oyunda oynadım. Derken lise bitti ve İstanbul Teknik Üniversitesini kazanıp İstanbul’a geldim.
Tiyatro sevdası üniversitede de devam etmişti. Sahne tozu dedikleri şey nasıl bir efsun ise onun tesiri hiç gitmemiş ve üniversitede de tiyatroyu arar olmuştu. Bir tiyatro kulübü olduğunu ve gençlerin orada tiyatro yaptığını işitince onlarla beraber çalışmaya başlamıştı. Bir süre sonra, üniversite çatısı altında istedikleri gibi oyunlar oynayamayınca birkaç arkadaşıyla birlikte oradan ayrılırlar, Ergun Köknar ve Atilla Alpöge ile birlikte 1957 yılında Genç Oyuncular adında amatör bir tiyatro grubu kurarlar. Genç Oyuncular, o dönem öylesine sıkı bir çalışma ve azimle tiyatro yapar ki profesyonel oyunculardan bile çok daha gözde, çalışkan ve parmakla gösterilen bir topluluk haline gelirler. Aralarına daha sonra Şevket Altuğ, Mehmet Akan gibi isimler de katılınca Genç Oyuncular, daha güçlü bir topluluğa dönüşür. Öyle ki dönemin tiyatro eleştirmenlerinden Metin And, Genç Oyuncular için “Devlet Tiyatrosu oyuncuları gidip Genç Oyunculardan ders almalı” diyordu ve bu, gençleri cesaretlendiriyordu.
Genç Oyuncular, her zaman el birlikçi çalışma yöntemini benimsemiş, asla kişiler üzerinden ilerlememiştir. Sahneye koyan, yazan, yöneten, dekoru hazırlayan… Bir afişte görebileceğiniz her başlığın karşısında Genç Oyuncular yazan bir anlayışla çalışmışlar. Bu anlayış, topluluğun her üyesini bir tiyatro eserinde olması gereken her aşamada uzmanlaşmaya zorlamıştır. Arif Erkin’in müzisyenlik serüveni de esasında böyle başlamıştır. Ancak, ilk defa bir müzik aletini çalıp bu konudaki yeteneğini görmesi yine Gaziantep Lisesindeki günlerine uzanmaktadır. Müzik öğretmeni, Kız Enstitüsünün deposunda boşta duran kemanlardan birini ona verip çalmasını öğretmişti. O da bu istidadını kullanarak müzik yapmayı, üretmeyi her defasında tecrübe etmişti. Hatta Yalçın Tura kendisine bir gün “Besteciliği bırak, solistlik yap, sesin çok güzel” demiş ama bunu belki de bir kez denemişti. 1971 yapımı Ağıt filminin bir sahnesinde “Zahit Bizi Tan Eyleme” türküsünü söyler. O filmin müzikleri de zaten kendisine aittir.
Arif Erkin Güzelbeyoğlu’nun gençlik yıllarına dair bir fotoğraf. 26 Ocak 1973, Şişli.
FİLM VE DİZİ MÜZİKLERİ SERÜVENİ
Oyunlara, filmlere ve dizilere müzik yapma serüveni ise şöyle başlar…
Genç Oyuncuların Erdek Şenlikleri kapsamında sahneledikleri oyunlar için müzik yapılması gerekmektedir. Zaten el birlikçi çalışma yöntemiyle işler yürümekte ve eli fırça tutan dekor yapmakta, kalemi iyi olan oyun yazmakta, yabancı dili olan çeviri yapmaktadır. Hal böyleyken daha önce müzikle uğraşmış, bir müzik aleti çalabilen ve bu konuda yeteneği de olan kişi, oyunlara müzik yapacaktır ve o kişi de Arif Erkin’dir. Hatta birçok müzik aletini çalmayı yine bu süreçte kendi başına öğrenmişti. Bir gün vapur ile Karaköy’den Bandırma’ya giderken arkadaşları eline bir cura tutuşturup nasıl çalındığını öğrenmesini ve bununla müzik yapmasını ister. O da bu vapur seyahatinde cura çalmayı öğrenir… Böylesine yetenekli bir adamdır Arif Erkin.
Bestecilik yönünü, kendisinin de anlamlandıramadığı, Allah’ın verdiği bir yetenek olarak görür. Zorluklar, zorundalıklar ve yaşam koşulları insana, günümüzden bakınca imkânsız diye nitelendirebileceği her şeyi öğrenme fırsatı doğuruyor. Arif Erkin de bu koşulların yoğurduğu bir adam olarak hamuruna hep sanat mayasını karıştırmıştır.
1970’te Dostlar Tiyatrosu ekibi Şevket Altuğ, Halit Akçatepe, Genco Erkal, Arif Erkin, Zeynep Tedü ve Mehmet Akan.
DOSTLAR TİYATROSU ZAMANI
Erdek Şenlikleri günlerini anlatırken hep tebessüm ettiği bir meseleyi de şöyle aktarıyor: “Erdek halkına yaklaşımımız dikkatliydi. Örneğin kesinlikle içki içmiyorduk, yanlış anlaşılır diye korkuyorduk. Çok iyi hatırlıyorum, Âşık Veysel konser verecekti, dediler ki ‘Âşık, içki içmeden çalamaz, bir ufak rakı alacaksınız’. Herkes topu birbirine attı. En sonunda Erdekli birine aldırdık rakıyı. Çünkü hiç kimse içki alırken görünmek istemedi.”
Genç Oyuncular böylelikle rüştünü ispatlamış bir topluluk olarak Dostlar Tiyatrosuna dâhil olmuş ve tiyatro çalışmalarını bu çatı altında sürdürmeye devam etmiştir. Beraber tiyatro yaptığı arkadaşlarından bahsederken dönemin koşulları gereği herkesin bir sıçrama, bir popülerlik peşinde olduğunu ifade ederek şu örneği vermişti:
“Üniversitede tiyatro yapan sadece biz değildik. Başka insanlar da geldi ve ‘Biz de oynamak istiyoruz’ dediler. “Tamam, buyurun gelin’ dedik. ‘Ama biz sahneye koyacağız’ dediklerinde ayrı bir grup kurmalarını tavsiye ettik. Örneğin Tuncer Necmioğlu -o da İTÜ’lüydü- geldi ve ‘Ben daha iyi yaparım’ gibi laflar etti. Ahmet Kutsi Tecer’in Bir Pazar Günü’nü sahnelediğimizde ona da rol vermiştik. Fakat o ‘Ben başrol oynayacağım’ diye tutturdu. O zamanlar egosuna çok düşkün diye düşünüyorduk. Ama değilmiş. Sonraları bıraktı üniversiteyi, tiyatroyla uğraştı. Gerçekten ciddi olduğu ortaya çıktı. Bu yüzden ona saygı duyarım.”
Yıl 1969, Dostlar Tiyatrosu’nda ilk oyun sahneleniyor. Şevket Altuğ, Genco Erkal, Arif Erkin, Halit Akçatepe, Mehmet Akan ve Bilge Şen
Dostlar Tiyatrosu ile Anadolu’ya turneye gittikleri zaman, köy seyirlik oyunlarına katılır, kahvehanelerde köylüye tiyatro oynar ve adeta cumhuriyetin değerlerini, geleneksel tiyatro ile harmanlayıp izleyiciye sunarlardı. Anadolu’nun en ücra köşelerine gidip, sadece oyun oynamakla kalmayıp, Mehmet Akan ile birlikte türkü derleyip yine sanata ve halk müziğimize katkıda bulunurlardı. O günlerden bahsederken “Cebimizdeki son paraya kadar harcayıp, dağ bayır gezer, türkü nakleden kimselerle görüşüp türküyü dinlemeye çalışırdık” der.
Arif Erkin’in müzisyenlik yönüne güvenip ona film müziği yapmasını teklif eden ilk kişi, Duygu Sağıroğlu’dur. İTÜ’den arkadaşı olan Duygu Sağıroğlu, Bitmeyen Yol isimli filmine müzik yapması için Arif Erkin’den ricada bulunur. O da filmin müziklerini yapar. Bu anısını anlatırken “Ne cesaret!” diye de şaşkınlığını ifade ediyordu. Daha sonra belki de yıllar geçtikçe onun biyografisinin başköşesinde yer alacak o filmin müziklerini yapması için teklif geliyor. Liseden arkadaşı Onat Kutlar, Umut filminin müziklerini yapmasını rica ediyor ondan. Arif Erkin o dönem belediyede büro şefi olarak çalışıyor. Bir iş çıkışında Mecidiyeköy’deki bir stüdyoda oturup filmi izliyorlar. Hatta “Fatma (Girik) Hanım da bizimle beraber izledi” diye de ekliyor. Ancak film için cüzi bir bütçe hazırlanmıştır ve Arif Erkin’in yapacağı müzik için herhangi bir bütçeleri yoktur. Kendisi için para istemez ama çalgıcıların ve stüdyonun parası ödenirse müzikleri yapacağını söyler. Tabii o zamanlar Türk sineması için “özgün müzik” kavramı pek yaygın bir kavram değildir. Zira telif meselesi olmadığından filmlerde hep yabancıların yaptığı müzikler kullanılır, kimse de bunda bir hak iddia edemezdi. Filmlerimize özgün müzik yapımı biraz da Umut filmi ve Arif Erkin ile başlar.
EN İYİ FİLM MÜZİĞİ ÖDÜLÜ
Lâle Film stüdyolarında 500 lira karşılığında yaptıkları çalışmaları kaydederler. Bu filmdeki müzik ile Altın Koza Film Festivali’nde en iyi müzik kategorisinde ödül alır Arif Erkin. Hatta o ödülü tarif ederken “Yerinden kaldıramazsınız, o derece ağır bir kütle” diyordu.
Mühendis olarak çalıştığı Beşiktaş Belediyesinden 1988’de emekli olur. Emekli olduktan sonra, yılllar evvel tiyatrodan tanıştığı, ailece görüştükleri Umur Bugay, bir gün otururlarken yeni bir dizi yapacaklarını söyler. Dizinin yapımcısı Güner Namlı olacaktır. Perihan Abla dizisi bitince TRT’ye bir apartman dizisi çekmek istemiş ve TRT bunu kabul etmiştir. Çalışmalara başlayan Umur Bugay, 10 sene önce senaryosunu yazdığı Kapıcılar Kralı filminin dizi halini yapmak ister. Arif Erkin de bu dizinin hem müziklerini yapacaktır hem de oynayacaktır. Yapım aşamasında bizzat bulunan Arif Erkin, senelerce TV’de gösterilen ve adeta bir kült haline gelen Bizimkiler dizisinin de arka planına dair çok şey biliyordu.
BİZİMKİLER EFSANESİ
Bizimkiler dizisi Arif Erkin’in seyirciyle tanışmasını ve onlar tarafından bilinen bir isim hâline gelmesini sağlayan ilk yapımdı. Bu dizi için oyuncuları belirlerken Umur Bugay kendisine Orhan Çağman’ın oynadığı Hüsnü Bey rolünü teklif eder önce. Ancak kendisi emekli olmasına rağmen bilirkişi olarak da görev yaptığı ve yoğun olduğu için kabul etmez o rolü. Bunun üzerine Aykut Oray’ın oynadığı Katil Yavuz’un abisi Hakkı rolünü yazar. Diziye dahil olması 13. bölümden sonra olsa da o dizinin başından beri kült olacağından habersiz bestelediği jenerik müziğiyle evlerimize konuk olmuştu. Bizimkiler dizisi Arif Erkin’in dizi müziğine başladığı ilk yapımdı ve haliyle bu konuda bir acemiliği olduğunu ifade ediyordu. Dizi ilerledikçe bu acemiliği geçmiş, yeni yeni müzikler besteleyip diziyle bir bütün olacak işlere imza atmıştı. Öyle ki Umur Bugay’ın diğer yapımları olan Saygılar Bizden, Yazlıkçılar, Oğlum Adam Olacak, Komşu Komşu gibi dizilerin müziklerini de yapmış ve o dizilerin içinde dillere pelesenk olacak küçük şarkılar bile bestelemişti.
Oğlum Adam Olacak’ın jeneriği aslında bir şarkıdır mesela. “Hoppala yârim, hoppala kucak; Oğlum adam olacak!” şarkısını, 10 bölüm de sürse dizi, zihinlere nakşeden Arif Erkin’dir. Bizimkiler’deki “Galata’dan at beni, Haliç’e in tut beni…” diye başlayan o meşhur şarkı da bir Arif Erkin bestesidir. Sinemaseverler tarafından zirvede gösterilen filmlerin müziklerine de imza atmıştı; Değirmen, Gramafon Avrat, Kanal, Yatık Emine, Umut, Ağıt ve daha niceleri. Sadece sinema filmleri değil tiyatro oyunları için de besteler yapmıştı. Midas’ın Kulakları, Vatan Kurtaran Şaban, Zilli Zarife, Ham Hum Şaralop, Abdülcambaz, Azizname, Aşkın Gözüne Gözlük, Bu Ölü Kalkacak ve daha niceleri. Kariyeri boyunca 65 film, dizi, oyun müziğine imza atmış ve 41 film ve dizide rol almıştı.
OYUNCULUĞU BEĞENİLMEDİ
Bizimkiler dizisi onun oyunculuk namına kendini TV dünyasında kanıtlaması için bir araçtı ama rolü uzun sürmedi. Sebebini ise “Umur Bugay benim oyunculuğumu beğenmedi” diye esprili bir şekilde açıklıyordu. Aslında yarısı espri olsa da diğer yarısı hakikat idi. Zira Umur Bugay, Hakkı rolü için Arif Erkin’in yeterli özeni göstermediğini, bu yüzden rolü bitirdiğini söylemiş, Arif Erkin de ilginç bir şekilde ona hak vermişti. Özeleştiri yapmayı bilen, bundan asla gocunmayan ve hep daha iyisini yapmaya çalışan Arif Erkin, Bizimkiler dizisinin de daha iyi olması adına o dönem oyuncu seçiminde önerilere bulunmuş ve hatta diziden ayrılmak zorunda kalan bazı oyuncuların dönüşüne bile vesile olmuştu.
“Kapıcı Cafer rolü için önce Genco Erkal düşünüldü” diye başladı söze. “Ama Genco Erkal kabul etmedi. Bu sefer de Rasim Öztekin’e teklif edildi ve o kabul etti, ama Ferhan (Şensoy) izin vermedi. En sonunda Ercan Yazgan’da karar kıldık ama o, Yaman Okay’ın oynayacağı Nâzım rolünü istedi. Zar zor ikna ettik ve Kapıcı Cafer, Ercan Yazgan oldu” diye anlattı o süreci. Yine bir gün Yapımcı Güner Namlı ile kavga edip diziden ayrılan Yaman Okay’ın da diziye dönmesine vesile olmuştu Arif Erkin. 13 sene süren Bizimkiler dizisinin setine 13 kez bile gitmediğini söyleyen Arif Erkin’in bir gün telefonu çalar ve Umur Bugay acilen onu sete çağırır. Senaryo şudur: Yönetici Sabri Bey’e öğrenci olarak gelen birileri onların ziynetlerini çalacaktır. Figüranlar “Biz hırsız değiliz” diyerek sahnede oynamaktan vazgeçince acil bir çözüm olarak Arif Erkin’in o sahnede oynamasına karar verilir. Böylece Bizimkiler dizisinde birden fazla rolde oynayan oyuncular kervanına o da katılır.
Ülkemizin unutulmaz dizilerinden Yabancı Damat’taki Memik Dede karakteri ile en sevilen oyuncular arasında girdi Arif Erkin…
YABANCI DAMAT EN BİLİNDİĞİ DİZİ
Bizimkiler sonrası TV dünyasının dikkatini çeken Arif Erkin, İkinci Bahar dizisinde Şener Şen’in babasını oynamıştı. Hatta o dönem şive için özel eğitim aldığını ve o şiveye,köklerinden olsa gerek ne kadar yatkın olduğundan bahsederdi. Bu yatkınlık Türker İnanoğlu’nun da dikkatini çekmiş olacak ki Yabancı Damat dizisinin oyuncu listesine ilk Arif Erkin’i yazmıştı. Dizinin yönetmenleri Taylan Biraderlerin ifadesine göre Arif Erkin dizi için seçilen ilk oyuncuydu.
Yabancı Damat dizisindeki huysuz, aksi dede rolünü öylesine sempatik bir hale getirmişti ki Türk halkı onu çok sevdi ama işin ilginç tarafı Yunan halkı da onu çok sevmişti. Yunanistan’daki çekimlerde dizinin hayranları etrafını sarıp sevgilerini ifade etmişlerdi. Tabii dizi ve filmlere bu denli olumlu yaklaşanlar haricinde rolü gerçek zannedenler de yok değildi. Atina’daki Anayasa Meydanı’nda yapılan çekimlerde Yunanistan aleyhine slogan atarken bir kısım Yunan vatandaşı bunun çekim olduğunu fark etmeyip üzerine yürümüştü ve Arif Erkin büyük tehlike atlatmıştı. Bunu anlatırken o günleri tebessümle anımsıyor, Memik Dede rolünün TV kariyerindeki en iyi rol olduğunu ifade ediyordu. İrili ufaklı onlarca rolde izlediğimiz Arif Erkin, Muhteşem Yüzyıl dizisinde Pîrî Mehmed Paşa’ya da hayat vermiş ve izleyicinin büyük beğenisini kazanmıştı.
Arif Erkin Güzelbeyoğlu’nun, kendi daktilosundan bir belge olarak bestelediği tüm dizi ve film müzikleri ile oynadığı tüm dizi ve filmler…
YÜZLERCE OYUN, MÜZİK, DİZİ VE FİLM
Gençliğinden ömrünün son demine kadar sanat ile yaşamış, sanat için yaşamış ve üretmiş bir sanat adamı olan Arif Erkin; 90 yıllık yaşamına yüzlerce oyun, müzik, dizi ve film sığdırmış; mimarlık, mühendislik ve bilirkişilik yapmıştı. Ressam eşi Aylin Hanım ile Mehmet, Ali ve Ayşe adında üç çocukları vardı. 1989 yılında yapılan bir röportajda oğlu Mehmet Güzelbeyoğlu ailesiyle ilgili “Nuh’un Gemisi gibiyiz. Anne, baba, 4 kedi, 2 köpek, 1 kaplumbağa ve 3 çocuk yaşayıp gidiyoruz” diyordu. Kendisiyle röportaja gittiğimizde Leyla adında bir köpeği, 2 de kedisi vardı. Onun sözleriyle, eşi vefat ettiğinden beri çok da bakımlı bir ev değildi ama evin her tarafı eşinin çizdiği tablolarla, onun antika eşyalarıyla ve hatırlarla doluydu. Eşinden bahsederken gözleri doluyor, eski günlere dair özlemini ifade ediyordu.
90 yıllık yaşamı son bulduğunda herkesin hep bir ağızdan “İyi bilirdik” dediği ender insanlardan Arif Erkin, ismini çoğu kimse hatırlamasa da hem cismini hem de yaptığı işleri herkesin bildiği ve hayranlıkla izlediği biriydi. Bize sanat eserleri haricinde miras bıraktığı en önemli şey ise gönüllere nakşettiği “güzel adam” portresiydi.